Konuk Odası

Birol

Birol
 
Geniş omuzlarını gördüğümde içimin titremediğini söylersem yalan olur. Ondan ilk telefonu aldıktan tam üç gün sonra görüşebildik. Malum, meşgul kadınım. Meşgul olmasam da hemen görüşmem zaten. Ucuza kapatmam kendimi. Beni isteyen biraz bekleyecek.
 
Daha önceden Muzaffer diye bir adam girmişti hayatıma. Net ücretin dışında bir şey görmedim ondan. Söylediği mekana gittiğimde ilkokula yeni adım atan bir çocuk gibi titriyordu karşımda. Muzaffer, üç dakikada bitti yatakta. Ama zafer kazanmış bir komutan edasıyla duşa gidişini gören, onun yirmi beş saat beni becerdiğini sanırdı. Duştan çıktığında o tombul bedenini zar zor hapsedebildiği havlunun ucunu tuta tuta “sen dinlen istersen, benim çıkmam lazım” dedi, “odanın parası sabaha kadar ödenmiş durumda; istersen kalabilirsin”. Hahaha. Neden dinlenecektim ki, yorduğunu mu sanıyor beni? Herhangi bir cevap vermedim. Gitti. Odadaki şarabı açıp, kocaman çilekleri pudra şekerine bulaya bulaya yedim. Sonra usulca yataktan sıyrılıp duşumu aldım ve giyinip çıktım.
 
Uzun süre ses soluk çıkmadı Muzaffer’den; hayli utanmış olmalı. Koca bedeninden beklenmeyecek kısalıkta sürmüştü üstümdeki zaferi. Aradığında şaşırdım. Ben sanki bir ofiste görevliymişim gibi “hâlâ aynı işi yapıyor musunuz” diye sordu bana. Polemiğe girmemek için “ne işi” diye sormadım; tam makaraya alınacak durumdaydı ama önündeki kültür mantarını hatırlayınca bu konuda espri bile yapmanın gereksizliğine karar verdim.
 
Ben kısaca “tabi ki” diye kesip atınca bir arkadaşına numaramı verip veremeyeceğini sordu; cevabım yine kısaydı: “Verebilirsiniz.”
 
Birol aradığında sesini beğendim. Ama Muzaffer’in de sesi iyiydi ve ben çok iyi biliyorum ki ses benim mesleğimde belirleyici bir şey değil. Telekız olarak çalışan, daha doğrusu ilk randevuda müşterisi hayal kırıklığına uğrayan bir kadın var meslekte. Kıçı resmen bavul kadar. O kaideyle değil adamın üstüne çıkmak, altta kaldığında bile yatak kadar yer kaplar. Oysa sesini bir duysanız, billur gibi. Pürüzsüz, iç hoplatan cinsten.
 
Neyse, konuyu dağıtmayayım; Birol’la Beşiktaş’taki büyük otelin lobisinde buluştuk. Demin de dediğim gibi telefonla tanışmamızdan tam üç gün sonra. Muzaffer’deki hayal kırıklığını yaşamamak adına “sizi nasıl tanıyacağım” diye sorduğunda giyebileceğim kıyafetin dışında bir şeyler tarif ettim. O safım da doğal olarak onu nasıl tanıyabileceksem doğrudan tarif etti. Diyeceksiniz ki “senin işin bu, adamın tipinden sana ne?”. Yok efendim, kazın ayağı öyle değil; ilkyazımda söylemiştim, ben bu işi seçtim. Zorla falan da yapmıyorum. Keyif alıyorum. O zaman kimin altına yatacağıma da ben karar veririm.
 
Lobiye girdiğimde uzun bacaklarını otelin sahibiymişçesine uzatıp oturmuş adamı gördüm. Pötikareli bir ceket vardı üzerinde. Beyaz gömleğinin üzerine de saks mavi bir kravat takmıştı. Bu saks rengi seksi çağrıştırdığından mı ne, pek başka gelir bana. Bir erkekte bu renge rastladığımda Venüs deltamdan göbek deliğime, oradan da göğüs kafesime doğru yükselir kanım. Yine öyle oldum.
 
Tam ben içeriye doğru süzüldüğümde sağ bacağını diğerinin üzerine attı. O bacak mesafesini görünce bacaklarının arasında kıvrandığımı hissettim. Bu his yetti bana. Onunla tanışabilirim. 
 
Devamı? Bir sonraki yazıyı bekleyin lütfen. 

Etiketler

Yorumlar

Üye Girişi

E-Posta Adresiniz:

Şifreniz:

Sitemize Üye Olun

Şifremi Unuttum

Anket

En severek okuduğunuz Sır Kadın hangisi?

Psikolog Işınsu Gündüz
Bodoslama
Cygnus
Dekolte
Pure Love
Olgun Kadın
Alora
Külkedisi